DOLAR

45,9614$% 0.04

EURO

53,3540% -0.25

STERLİN

61,7377£% -0.33

GRAM ALTIN

6.567,42%-0,97

ONS

4.439,57%-1,11

BİST100

13.965,65%-1,65

Tekirdağ PARÇALI BULUTLU 25°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Olcay İnanç

Olcay İnanç

07 Kasım 2025 Cuma

OKUMUŞ BİR İŞÇİ SORUYOR

OKUMUŞ BİR İŞÇİ SORUYOR
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?

Kitaplar yalnız kralların adını yazar.

Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?

Bir de Babil varmış, boyuna yıkılan,

kim yapmış Babil’i her seferinde?

Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar

altınlar içinde yüzen Lima’nın?

Ne oldular dersin duvarcılar Çin Seddi bitince?

Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!

Kimler acaba bu anıtları diken?

Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?

Yok muydu saraylardan başka oturacak yer

dillere destan olmuş koca Bizans’ta?

***

Atlantis’de, o masallar diyarında bile,

boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı,

bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?

Tek başına mı aldıydı orayı?

Nasıl yendiydi Galyalıları Sezar?

Bir ahçı olsun yok muydu yanında onun?

İspanyalı Filip ağladı derler

batınca tekmil filosu.

Ondan başkası acaba ağlamadı mı?

Yediyıl Savaşını İkinci Frederik kazanmış ha?

Yok muydu ondan başka kazanan?

***

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.

Ama pişiren kimler zafer aşını?

Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.

Ama ödeyen kimler harcanan paraları?

***

İşte bir sürü olay sana.

Ve bir sürü soru…

***

Alman şair ve düşünür Bertolt Brecht sormuştu bu soruları yaklaşık 100 sene önce. Hiçbir şey değişmedi usta!

Toplumun ekonomik seviyesi düşük ancak toplumun yükünü sırtında taşıyan kesimlerini göz ardı eder, kaliteli sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanmalarını sağlamaz, milli gelirden hakları oranında paylarını vermezsek, hatta yeri geldiğinde insan yerine dahi koymazsak, toplumdaki çürüme bütüne yayılır. Tüm başarıları belli bir gruba mal edip emekçileri yok saymak, eğitimli, gösteriş budalası cahillerin işidir!

Bütünün gücü; çürük parçasının gücü kadardır. Bir elmadaki çürük, belki elmanın yüzde beşi bile değildir ama elmanın adını “Çürük elma” yapar. Çürük kısmı kesip atarsanız artık o elma asla tam bir elma olamaz. Ayrıca unutmamak gerekir ki; çürüğün sebebi elmanın ta kendisidir! Elmanın yapısı müsait olduğu için çürük ortaya çıkar. Tek yol, o çürüğü tedavi edip iyileştirmektir. Burada da görev, elmanın sağlam kısmına düşer. Şimdi “elma” kelimesinin yerine “toplum” kelimesini koyup okuyalım bir de! İşte budur sorunumuz. Toplumda çürük olarak gördüğümüz kimseyi iyileştirmek için sorumluluk almıyor, onu kesip atmayı tercih ediyoruz. Ya da ona kalabalık içinde yalnızlık hissi yaşatıyoruz! Hâlbuki çürük ilgiyle iyileşir, yalnız bırakılmakla sağlam kısma yayılır.

Devamını Oku

YOZGATLI OLMAK

YOZGATLI OLMAK
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Derler ki; kimlikte doğum yeridir memleket

Veyahut ata ocağı…

Oysa yaşatarak öğrettiler ki bize

Odur ki memleket;

Kaderin mührüdür vurduğu

Alnımızın çatına!

Memleket derim 80 gurbet 80 ön yargı…

Derler ki; doğduğun yer değil

Doyduğun yerdir memleket…

Halbuki renklerde saklıdır hakikat;

Memleket mi dersiniz:

Yeşil çamların karası, bayrağımın kırmızısı!

Memleket derim:

Anamın ak sütü babamın kara kaşı…

***

Çekirdek aile olgusunu koruyabilen nadir bölgelerden biri olduğu, büyük bir yozlaşmaya uğramış Türk-İslam kültürüne halen sahip çıktığı için Doğu’da faşist Batı’da yobaz diye anılmaktır Yozgatlı olmak… Dört yüz bin nüfusuyla, Çanakkale’den beri milyonluk illerden çok daha fazla şehit vermesine karşın askerlerini vatan hizmetine davulla zurnayla göndermektir Yozgatlı olmak… İşsizliğin, fakirliğin, ekonomik krizlerin, dışa göçün en fazla etkilediği il olmasına karşın ‘Devlet babamızdır’ diyerek boyun eğip dağa çıkmamaktır Yozgatlı olmak… Başka şehirlerde insanların önyargılarını kırıp sosyal ortamlara her girdiğinde, hayatında ne Yozgat ne de Yozgatlı görmüş insanların ‘Sen nasıl Yozgatlısın’ şaşkınlığına muhatap kalmaktır Yozgatlı olmak… Bunamış, akıl tutulması yaşayan sözde spor adamının, amelelik yıllarında televizyonu ilk Yozgat’ta izleyen mağarada doğmuş şarkıcının, Yozgat’ı aşağılamalarına sessiz kalan bürokratlara, yöneticilere sahip olmaktır Yozgatlı olmak…

Her gelen hükümetin üvey evlat muamelesine maruz kalmasına karşın her seçim öncesi içi boş bin bir vaatle bazen de yarım ton kömürle kandırılmaktır Yozgatlı olmak. Sözün özü; 80 milyonluk kalabalık bir caddede yalnız adamı oynamaktır Yozgatlı olmak!

Devamını Oku

KURUCU ÖNDER

KURUCU ÖNDER
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Teoman, oğlu Mete Han ile birlikte çadırında stresli ve düşünceliydi. Çin İmparatoru’nun Yüeçi halkına sağladığı maddi imkânlar çok büyüktü. Ancak Teoman’ın hayallerinden daha büyük değildi. Küçük çadırının içinde 18 milyon km²’ye hâkim olacak devletin planlarını yapıyordu. Teoman, oğlu Mete Han’ın elinden tuttu ve çadırından çıkarak ufka baktı. Ufukta Büyük Hun İmparatorluğu’nu görüyordu, geri kalan halkı günlük işlerle uğraşıyordu. Teoman farklıydı çünkü o bir “Kurucu Önder”di.

***

Ukaz’da panayırlar kuruluyordu. Kâbe’deki putlar özenle siliniyor, biriken kalabalık Kâ’b bin Züheyr’in şiirlerini şaraplar eşliğinde ve imrenerek dinliyorlardı. Kalabalığın yanından sessiz ve kendinden emin adımlarla Muhammed’ül Emin (Sav) geçiyordu. Panayırlar onun inziva zamanıydı. Panayırlarda insanlar eğlenceden kendinden geçerken, Hira mağarasında, kuracağı Medine İslam Devleti’nin temelleri üzerine düşünen biri vardı. Kafasının içindeki yani hayallerindeki dünya gerçeğinden büyüktü. Muhammed’ül Emin (Sav) herkesten farklıydı, çünkü o bir “Kurucu Önder”di.

***

Osman Bey daha çocukken babasının ağaçtan yaptığı kılıçla bağlarda, bahçelerde seferlere çıkar, fetihler yapardı. Başka oyun bilmez, yenilmeyi kabul etmezdi. Babası Ertuğrul ile Söğüt’teki bahçe işlerini bitiren Osman Gazi bir ağacın dibinde uyuyakaldı. Rüyasında Şeyh Edibali’nin koynundan bir ay yükseldi ve gelip kendi koynuna girdi. Ay koynuna girende, göbeğinden bir ağaç çıktı. Ağacın dalları tüm dünyayı kapladı. İrkilerek uyandı, babası korktuğunu düşündü ama onun yüzünde tebessüm vardı. Herkes işine geri döndü, o mesajı almıştı. Osman Bey farklıydı, çünkü o bir “Kurucu Önder”di.

***

Kütahya – Eskişehir savaşları 14 gün sürmüş, ordu Sakarya’nın doğusuna çekilmişti. Mustafa Kemal, İsmet Paşa’nın yerine Fevzi Paşa’yı görevlendirmiş ve odasına çekilmişti. Salih Bozok, kapısını çaldı: “Paşam girebilir miyim?” dedi. Mustafa Kemal buyur etti. Salih Bozok’un gözleri masadaki kâğıtlara takıldı. Onun aklı sadece geri çekilen ordudaydı. Mustafa Kemal ise masasında oturmuş, zaferden sonra kurulacak hükümeti planlıyor, İzmir İktisat Kongresi’nin taslağını oluşturuyordu. Herkes telaş ve korku içerisindeyken, o zaferden emindi. Mustafa Kemal farklıydı, çünkü o bir “Kurucu Önder”di.

Devamını Oku

GAZZE ŞERİDİNDE EBABİL KUŞLARI

GAZZE ŞERİDİNDE EBABİL KUŞLARI
4

BEĞENDİM

ABONE OL

Roma İmparatoru I. Justinus, Yemen Valisi Ebrehe’yi huzuruna aldı. Ebrehe, Roma hükümdarı

karşısında rükuda bekliyordu. Justinus seslendi:

– Ey Ebrehe, git! Yemen’e dillere destan bir kilise yap, harcadığının 2 katı altın alacaksın!

İnsanlar artık Kâbe’ye yönelmesin, bunu engelle!

Ebrehe kafasını sallayarak, geri geri ihtişamlı salondan çıktı. Elinin tersiyle ağzından akan suları sildi.

Yemen’e döner dönmez San’da bir kilise yaptırdı. Ancak zaman onu ve Justinus’u yanılttı. İnsanlar

Kâbe’ye dönerek ibadet etmeye devam ediyorlardı. Justinus elçiler gönderiyor ve Ebrehe’ye; “Bu işi

bitir!” diyordu. Ebrehe karar verdi: Kâbe’yi yıkacaktı!

***

Dönemin tankları olan fillerden oluşan devasa bir ordu kurdu. Bütün gücüyle Mekke’ye yürüyüşe

başladı. Peygamberimizin (Sav) doğumuna henüz 52 sene vardı ancak yeryüzü bu kutlu doğuma

hazırlanıyordu, Kâbe’de hazırlıklara başlamıştı, yıkılamazdı… Mekke’nin Emiri, Haşim oğlu

Abdülmüttalip, yani Peygamberimizin (Sav) dedesiydi. Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye yaklaşırken

Abdülmüttalip’in 200 devesini gaspetti. Abdülmüttalip, savaş öncesi son görüşme için elçi göndermedi, tüm ısrarlara rağmen kendisi gitti. Abdülmüttalip Ebrehe’nin fillerle dolu ordusunu gördüğünde gülümsedi, devesinden indi. İki asker onu Ebrehe’nin çadırına götürdü. Ebrehe ve Abdülmüttalip tarihi konuşmayı yaptı:

-Ey Abdülmüttalip! Mekke’nin anahtarlarını mı getirdin!

-Hayır Ebrehe, gaspettiğin develerimi istemeye geldim.

-Ben seni akıllı bir adam sanırdım, fillerimle Kâbe’yi yıkmaya geldim, sen develerinin derdine

düşmüşsün.

-Ben develerin sahibiyim ya Ebrehe! Kâbe’nin de bir sahibi var. O (cc), Kâbe’yi korur!

Abdülmüttalip’i çadırından kovan Ebrehe, Mekke üzerine yürüdü. Mekke yakınlarında dev fil ordusuna

karşı dualarla bekleyen bir Mekke halkı vardı, bir de küçük gagalarına alevden taşlar alarak havalanan

Ebabil kuşları! Alevli taşları fillerin üzerine attıkça, fillerin korkusu ve yaralanması ile büyük bir izdiham oluştu. Ebrehe Yemen’e sürünerek girdiğinde geride fil ve asker cesetleri bırakmıştı. Ebabil’e yanıt ve bizlere kıssadan alacağımız hisse yaklaşık 100 yıl sonra Kuran-ı Kerim’de Fil Suresi ile geliyordu: “Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı

mı? Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş

ekin yaprakları haline getirdi.”

***

O alevli taşları atan Ebabil kuşları mıydı? Hayır, o taşları atan kuşlar; Abdülmüttalip’in imanındaki

sağlamlıktı, Kabe’deki halkın duasındaki samimiyetti, Ebrehe’nin kibrine karşı Yaradan’ın yanıtıydı…

Peki bugün Gazze şeridinde Ebabil kuşları neden yok?

Çünkü bugün, Ebabil kuşlarını çağıracak ümmet; I-Phone 17 kuyruğunda!

Çünkü bugün, Ebabil kuşlarını çağıracak ümmet; TV’de yengesinin ırzına göz dikenleri izlemekte!

Çünkü bugün, Ebabil kuşlarını çağıracak ümmet; sınava girecek çocuğu için torpil aramakta!

Gazze’de akan her kanda payımız var Müslüman! Kin için, nefret için, İslam ve insanlık düşmanlığı için

bunları yapıyor Netanyahu, peki biz neden yahu? Unutmayalım Ebabil kuşlarını Ebrehe’ye gönderen

kudret yine gönderir. Ama dua edelim bizlere göndermesin!

***

Yağmur;

Gökten inen ziyafetti

Musa’nın sofrasında

Ta ki

Nankörlük işleyene kadar

Ciğerine beşerin

Taşeronluğunda Beni İsrail’in.

Yaramadı;

Ne rahmet ne Nil’i yaran asa

Firavun köpeği kalpleri

Ve

O günden beri

Kalpleşmiş taşlar taşıdılar bedenlerinden

Yazdılar kahpeliğin arlanmaz tarihini!

Nefretse nefret, kinse kin

Ölen bütün çocuklar için

Helak et Yarabbi, helak et!

Devamını Oku

KELEBEK ETKİSİ

KELEBEK ETKİSİ
2

BEĞENDİM

ABONE OL

1951 senesinin son günleriydi. Arjantin’de yazın etkisi görülüyordu; yemyeşil bir coğrafya, pırıl pırıl bir gökyüzü… İki tıp fakülteli genç, motorlarına atlamış, Latin Amerika turuna çıkmıştı çoktan. Ceplerinde fazla paraları yoktu ancak doğuştan gelen futbol yeteneklerine güveniyorlardı. Futbol sayesinde hem insanları tanımayı hem de para kazanmayı hayal ediyorlardı. Ülkeleri sırayla geçiyorlar, eğlenmeyi umut ederek çıktıkları yolculukta büyük yoksulluklara tanık oluyorlardı. Kaleci olan genç, her gittiği ülkeden annesine kart postal atıyordu. Annesi son aldığı kart postalı okurken, kalbi hızla çarptı. Oğlu, artık parası kalmadığını ve bulundukları şehirde bir futbol turnuvasına katıldıklarını, şampiyon olamazlarsa döneceğini yazıyordu. Şampiyon takıma hatrı sayılır bir para ödülü vardı ve bu oğlunun gezisinin devamı demekti. Anne yüreği… Kart postalı masaya koydu, İsa heykeline dönerek, oğlunun dönmesi için duasını etti. İki gencin takımı finale kalmıştı ve şampiyonluk maçını kazanmak üzereydiler. Son dakikalarda rakip takım bir penaltı kazandı. Kaleci olan genç tüm kalbiyle Latin Amerika gezisine devam etmek istiyordu ve bunu başarmak için tek seçeneği, o penaltıyı kurtarmaktı, öyle de yaptı. Herkes sevinç içinde ona sarılırken aslında Küba Devrimi’ni kutladıklarının farkında değillerdi. Yeterli parayı bulan kaleci genç, Latin Amerika gezisine devam etti. Gezi boyunca gördüğü yoksulluklar ve sefalet hayata bakışını tamamen değiştirdi. O genç kimdi? Ta kendisi: Ernesto Che Guevara… Ya o penaltı gol olsaydı?

***

1908 senesinin sonbaharında ıslak bir banka oturdu. Viyana bu mevsimde hep yağışlı olurdu. Annem ölmeseydi ya da babamın istediği gibi küçük Linz’de bir memur olsaydım ne olurdu acaba diye uzun uzun düşündü. Aslında onu karamsarlığı iten tam 1 sene evvel kaybettiği sınavdı. Yazılı sınavı geçmesine rağmen, Viyana Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki heyet, çizimlerini yetersiz bulmuştu. Ressam olamamıştı… Kendini bir odaya kapatıp, 1 sene boyunca kitap okuyup, resim çizmişti. Cılız bünyesine baktı, elleri ve boyu küçüktü, neredeyse kemikleri sayılıyordu. Karnını zar zor doyuran gencin bütün ümidi bu sınavı kazanmaktı. Yavaşça ayağa kalktı, okula doğru yürüdü. Yolda annesi ile sınava gelen gençleri gördü; ağlamak istiyordu ama yeri değildi. Her zaman olduğu gibi içinden Tanrı’ya karşı bir isyan yükseldi. Ama kendini toparlaması kısa sürdü, 1 yıldır beklediği o an gelmişti. Dikkatini toplayıp, sınav binasına girdi. Heyetin karşısında kararı beklerken heyecan yoktu, hatta damarlarında kan bile olmadığını düşündü. Büyük bir hissizlik içerisindeydi. Sonuç açıklandı, çizimleri yine yetersiz bulundu. Dünyası yıkılmadı, hissizleşmişti, üzüldüğünü dahi anlayamadı. Viyana’yı terk etmeye karar verdi ve sonrasında orduya katıldı. O genç kimdi? Ta kendisi: Adolf Hitler… Ya o sınavı kazansaydı?
***

Yeni Delhi sıcaktan kavruluyordu. Pencereden baktığında, trafik, toz ve çöpten oluşan bir kaos hakimdi. Yan odadan çocukların sesi geliyordu. Artık bu keşmekeş içerisinde okumaya ve yazmaya alışmıştı. Nerden baksa altı ayı bulmuştu, beş çocuğu ve eşi ile birlikte Hindistan sürgünü. Sürgünden önce idam edilmesi bile tartışılmıştı. Albaylıktan gelen vakur ve dik duruşu ev hayatına da yansıyordu. Hindistan’a gelene kadar bütün zamanını günlük işlerine ve askerliği ile alakalı meşguliyetlerine ayırıyordu.

***

Ancak sürgündeki Hindistan günleri entelektüel gelişimi açısından fırsat olmuştu. Hiçbir anını boş geçirmiyor, sürekli okuyor, yazıyor ve canından çok sevdiği vatanı için çıkış yolları araştırıyordu. Bir an bile küsmemişti sürgüne gönderildiği için. 13 farklı ülkede sürgünde bulunan arkadaşlarına yazdığı mektupları postaladı. Masasına oturdu, en sevdiği plak olan “Hava Bulut Yok” türküsünü dinlemek için iğneyi indirdi. Bir türlü alışamadığı Masala çayından bir yudum aldı. Ülkesine mutlaka dönecekti ve döndüğünde bu kez kesinlikle siyasete girecekti. Aynı bayrak altında farklı kutuplara bölünen milletini, tek bir ülkü uğruna birleştirmek için tek yol buydu. Defterini açtı, divitini mürekkebe batırdı ve başlığı yazdı: Dokuz Işık… O albay kimdi: Ta kendisi: Alparslan TÜRKEŞ… Ya sürgüne gönderilmeseydi?

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz. chicago-heating-repair.com bonus verabetgiris.co verabettgiris.com